Köyümüzün soyu manav ırkından gelmektedir. Manav demek kısaca;

Manavlık üzerine…
(…manav bir ırktır ama en kral türktür) (Türklerin yörüklükten yerleşik hayata geçmesiyle ve daha çok sebze meyve yetiştirip çiftçiliğe yönelmesiyle aldığı isim. Ayrı bir ırk olmasa gerek)
Burada, Manav kavramı üzerine söylenenler, hem eksik hem de kısmen yanlıştırlar. Konuya ilişkin aşağıki bilgi bu münasebetle kaleme alınmıştır. Konu, Anadolu Türklüğünün târih ve etnolojisi açısından son derecede ilgi çekicidir. Aynı konu, Anadolu’da özellikle yaşlılar arasında açıklıkla bilinmesine rağmen, konuşulmak ve yazılmaya sıra gelince, belki bir tabu olarak görülüp üzerine gidilmemiştir.
Bugün “manav” denildiğinde, Ülke’nin bir ucundan diğerine aynı şey anlaşılmaktadır. Bu şey, bir dükkân veyâ sergide sebze-meyve satan esnafın ta kendisidir. Söz, başka hangi komşu dillerde görülmektedir? denilecekse… Manavis şekli ve bizdeki anlamıyla Yunanca’da vardır. Esâsen bize de oradan geçmiştir. Bunun yanında, yakın bir söyleyiş ve gene bizdeki anlamıyla, belki Arap ve başka Balkan dillerinde de olabilecektir. Söz edilen yerlerin bir zaman Osmanlı toprağı olduğu hatırlanacak olursa, böylesine düşünmek mümkün olmaktadır.
Bundan başka, bugün Ege’den Kayseri-Sivas’a (belki daha da doğudaki Fırat’a) varan alanda yaşayan bir kısım vatandaşlarımıza da “Manav” denildiği mâlûmdur! Ya bu ne olabilir? Her iki manav kavramı arasında, etimolojik bir bağ bulunduğu yüzde-yüz gibi görünmektedir. Pekiyi… Acaba manav nedir ve etimolojik gördüğümüz aradaki bağ ne olabilir? İşte, şimdi bunu irdeliyoruz.
Geçmiş imparatorluklar arasında, tarihte bugünlere varan derin izler bıraktığı şüphesiz Roma, en geniş sınırlarına ulaştığında Orta Doğu’da Araplarla komşu olmuştu. Araplar, artık bitiştikleri bu komşularına haliyle bir isim vereceklerdi ki, “Rûm” demişlerdi. Arapların ağzındaki Rûm; dili, devleti, ülkesi ve halkıyla tamâmen Roma’yı anlatmaktaydı. Bütün bir İslâm dünyâsında bugün de geçerliğini koruyan Rûmî sözünün kaynağı zâten budur. Şu var ki, Rûm en çok da Anadolu’yu anlatıyordu. Ancak Roma’nın devlet dili Latince’yken, Anadolu’da ve Balkanların bir kısmıyla, Akdeniz’e yakın Sûriye ve Lübnan, Ürdün, Filistin hatta kısmen Mısır ülkelerinde, Roma’dan önce ticâret kolonileriyle buralarda bulunup, derin bir kültür baskısı kurmuş Yunan dili konuşulmaktaydı. Rûm veya Rûmî sözü, buralarda konuşulan Yunanca’ya Arapların verdiği isimdi. Ayrıca, Rûm’a âit olan her şey Araplarca gene Rûmî’ ydi! Biz Türkler ise, böyle uzatılarak söylenen Rûm sözünü dilimize uydurup Rum’a çevirmiştik.
Yunanlıların bulunup, dillerinin konuşulduğu alan aslında bu kadarla sınırlı olmayıp çok daha geniş ise de, bu bizim buradaki konumuzun dışına çıkmaktadır.
Gelelim Anadolu Rumlarına… Burada Anadolu demekle sözün şimdiki anlamını kastediyoruz. Yoksa… İyonların Anatoliya dedikleri eski Anadolu bu kadar geniş bir alan olmayıp; Ege’den içeriye doğru Orta Anadolu’nun batısı demekti. Anadolu, o zamanki bölgenin Ege’ye göre coğrâfî durumunu anlatmaktaydı.Yani; İyonların (Yunanlıların) Ege’ye yerleşip, yerel halkla karışmaya başladıkları MÖ 1000’lerin İyonya devleti döneminde; Ege’ye göre doğudaki ülke demekti!
Pekiyi, kimlerdi bu Rumlar? .. Biz buna, Türklerle başlayan döneme göre cevap verelim. Türk unsurlar, 1071’de, Selçuklular adıyla gene bugünkü coğrafyaya göre Anadolu diyeceğimiz topraklara geldiklerinde, burada belli-başlı üç etnik unsurla bunların dilleri vardı: Fırat yayının dışındaki alanda yaygın olarak yaşayan Rumlar, hemen her alana dağılmış ve azınlıktaki Ermeniler ile güney-doğunun Arapları. Etnik bir birlik-bütünlük sağlayamadıkları gibi, bir kültür dili geliştirememiş Kürtler, bugünkü bölgenin dağlarında gene dağınık durumdaydılar. İyonların kültür potasında erimiş Rumlar, (bunların azı esâsen İyon yani Yunanlılardır) başka hangi topluluklarla karışarak ortaya çıkmışlardır? Anadolu bütününde daha önce yaşamış halkları bilince, bu sorunun da cevâbı son derecede basitleşmektedir.
Geçmişte ve günümüzde, bâzı toplumlar (Türk ve Türkiye gibi) adlarını ülkelerine verirlerken, bâzıları da adlarını (İtalya ve İtalyan gibi) ülkelerinden almışlardır. İşte, biz burada bu ikisini birlikte değerlendiriyoruz. Rumların soy analizini yaptığımıza göre de, Fırat yayı içine girmeyeceğiz. Hatti… Evet Hatti! İşte, Anadolu denilip ilk hatırlamamız gereken etnik isim bu olacaktır. Hattilerin, Anadolu’
ya sembol olmuş Hititlerle bir etnik bağları olacağı düşünülmektedir ki, diğer karîneler yanında isim benzerlikleri dikkat çekicidir. Hititleri zâten anıyoruz. Güney-batı Anadolu’da onlara akrabâ Luwi’ler vardır. Hurri, Mitanni, Subar ve Urartular Fırat’ın ötesindedirler. Asur, Akat ve Sümerler gene böyle. Truvalıları, Kastamonu çevresinin Pala’larıyla Sinop dolayından Kaska’ları sayalım. Traklarla akrabâ Bithynialılar, ki Batı Karadeniz kıyısından ve Marmara’nın doğusundan içeriye doğru yaşamışlardır. Onların doğu-güneyinde gene Traklarla akrabâ olan Phrygialılar. Ünlü Herodot, bunların Ermenilerin ataları oldukların yazmaktadır. Phryglerin doğusunda ve onlara akrabâ sanılan Muşkiler. Ege içinden Lydialılar. Balıkesir ve çevresindeki Mysialılar. Ona güneyden komşu Aiolialılar. Kastamonu, Çankırı, Zonguldak ve Sinop dolayında Paphlagonialılar. Eflâni adı bunlardan kalmıştır. Aydın-Muğla çevresi Karialıları ve Lelegler. Antalya-Muğla arasında Likialılar. Burdur-Isparta üstünde Pisidialılar. Adana ve çevresindeki Kilikialılar. Bugün de bilinen yerinde Kappadokialılar. Konya ve Karaman bölgesinde Lykaonialılar. Samsun dolayında Mariandynler. Erzurum dolayında Khalybler, Taokhlar ve Phasisler. Erzurum-Trabzon arasında Skythler. Samsun-Zonguldak arasında yaşayıp İyonların Makron dedikleri. Doğu Karadeniz’deki Kolkhlar. Trabzon’a yakın Drilalar. Giresun-Ordu çevresi halkı Mossynoikoslar. Trabzon’dan öte Moskhoslar. Ordu dolayında Tiberonoslar. Karadeniz’in doğusunda yaşamış Mares halkı. Antalya’da Pamphylialılar. Ankara ve çevresinde Galatlarla, yoğun olarak Ege ve Pontus’taki İyonlar. İyonlar aslında karışık ve dağınık olarak bütün kıyı kesimlerinde bulunmuşlardır. Mûsevî gibi küçük azınlıkları dikkate almamaktayız. Onlar, zâten konumuzun da dışındadırlar.
Roma’nın egemen olduğu Anadolu’daki durum, başlangıçta özetle böyleydi. Roma bölünerek, bunun doğusuna şimdi Bizans dediğimiz devlet kurulduğunda, burayı zaman-zaman Araplar ziyârete geldiler! Öyle hemen de dönüp gitmediler. Meselâ, Adıyaman’ın eski adı Hısn-ı Mansur Arapça olarak bu dönemden kalmıştır. Bir de, Balkanlardaki Türkler vardı. Kuman, Uz, Peçenek adlarıyla anılan bu Türkler, Doğu Roma’yı rahat bırakmıyorlardı. Bunlarla kâh savaşıp, kâh uzlaşan Roma, uzlaştığında bâzı Türkleri Anadolu’ya yerleştirebiliyordu. Nitekim Selçuklular geldiğinde, Kayseri-Konya arasıyla bunun geniş çevresinde bir hayli Türk vardı. Hattâ bundan öncesi, Malazgirt’te Diyojen’i terk ederek Alparslan’ın saflarında yer tutanlar bu Türklerdi. Türkçeden başka bir dil bilmedikleri hâlde dinleriyle Hıristiyan olan ve kendilerine ayrıca “Karamanlı” dahi denilen bu Türkler bile, Rum sayılmaktaydılar. Türk Karamanlılar, gene Rumluk kavramı içinde Cumhûriyet’ten sonra Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Bütün bunların üstüne şunu da eklemek gerekecektir ki, doğu ve batı arasındaki doğal bir köprü olan Anadolu’dan, târih boyunca nice-nice kavimler gelip-geçmişlerdi!
İşte… Selçuklular Anadolu’ya girdiklerinde Doğu Roma yani Bizans tebaası bu unsurları, Rum adı altındaki tek bir toplum olarak bulmuştular. Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinde geçen ilk birkaç yüz yılda, sebeplerine inmeden ifâde edelim ki, Anadolu’da bireysel, âilece ve bâzen de daha büyük bir toplulukla din değiştirenler görülmüşlerdir. Bu yönde davranış gösterenler yalnız Rumlar olmayıp, Ermeni, Mûsevî ve Karamanlı Türklerde de benzer dönüşler olmuştur. Ancak, bu konudaki büyük sayı Rumlar ve onların arasındaki Karamanlılar adına olandır. Bunun için çok çarpıcı bir örnek Isparta’nın İslâm köyüdür. Peçenek aslından Karamanlıların oturduğu adlarıyla ve dilleriyle tamâmen Türk olan bu köy, 1692’de papazlarıyla birlikte İslâm dinine geçmiştir. Eski inancın kalıntısı kilise artıkları ise, Köy’ün yakınında hâlâ ayaktadırlar! Bir Eskişehirliden dinlediğimize göre, Sivrihisar ilçe merkezinin durumu gene böyle toptandır! Bir başka örnek bundan da ilginç ve çarpıcıdır! Burdur’un Sagalassos denen bir ören yerinde, hâlen de devam eden kazılar yapılmaktadır. Kazı sırasında bulunan mezarlık içindeki iskeletlerin gen analizleriyle, bu kişilerin oradaki köyde yaşayıp kazıda çalışanların ataları oldukları anlaşılmıştır! Köylülerin -ki en az herkes kadar Türktürler- buna tepkisi şöyle olmuştur: Ne yâni, biz şimdi Rum muyuz! ?
Konuyu kusursuz anlatabilmek için bu derecede bir ayrıntıya girdik. Sonuç îtibarıyla, bugünün Anadolu’sunda Manav denilen Türkler, yüzyıllar önce ihtidâ eden Rumların torunlarıdırlar! diyeceğiz. Biz bu konuyu tanıştığımız bâzı Manavlarla da görüştük. Şurada anlattığımıza tamâmen katılanlar da olmuştur, bunu ilk olarak bizden duyduklarını söyleyenler de! .. Doğrusu, bu husus da ilgi çekicidir!
Öte yandan, Trakya’da Manav diye anılan bir etnik grup olmayıp, Çatalca ve Silivri dolayında yaşayan Patriyotlar vardır ki, bunlar da Manavlarla benzer bir geçmişin torunlarıdırlar. Gene Trakya-Vize’de, yaşlıların Manavlar Mahâllesi dedikleri bir yer bilinir. Burası, Mübâdele öncesinde Rumların oturdukları mâhâlleymiş. Durum şunu göstermektedir ki, yaygın söylenen adları yanında Rumlara bir de Manav denilmekteymiş. Yani, Manav denilenler yalnız Rum’dan dönüp İslâma giren ve artık Türk olanlar değil, Rumlar’ın tamamı olmaktadır. Anadolu veyâ Trakya fark etmeden, bunun böyle olduğu pek bellidir. Ülkemizin Anadolu bölgesinde artık Rum yaşamadığı cihetle, Anadolu yerlisi Türklerden başka Manav denecek kimse de yoktur.
Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene! ” demiştir. Bunu da, elbette ki lâf olsun diye söylememiştir! Hoş, neyi böyle söylemiştir ve hangi sözü lâf oladır ki! ?
Buradan, sebze-meyve satıcısı manavlara gelirsek… Bâzı meslekler vardır ki, günümüzde de bir bölgeyle özdeş olmuşlardır: Kayseri ve ticâret, Karadeniz ve inşaat gibi. Manavlık mesleğinin de, önce daha çok Manav denilen kişilerce yapıldığı sonucunu çıkarmak pekala mümkündür.


Yorum Yaz